İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan savaşın ekonomik etkileri Türkiye için özellikle enerji fiyatları, dış finansman koşulları ve ticaret kanalları üzerinden hissedilebilir.
Zaten yüksek enflasyon, zayıflayan sanayi tabanı ve dış kaynak bağımlılığıyla kırılgan bir konumda bulunan Türkiye ekonomisi, bölgesel savaşın yaratacağı şoklara karşı oldukça hassas görünüyor. Son açıklanan enflasyon ve büyüme verileri de bu kırılganlığın altını çiziyor.
Enflasyon hedefi daha yılın başında boşa düştü
Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıkladığı verilere göre Şubat ayında tüketici fiyatları yüzde 2,96 arttı. Böylece yılın ilk iki ayında enflasyon yüzde 7,95 seviyesine ulaştı. Yıllık enflasyon ise yeniden yükselişe geçerek yüzde 31,53 oldu. Bu tablo, Merkez Bankası’nın 2026 yılı için belirlediği yüzde 16’lık enflasyon hedefinin daha yılın ikinci ayında fiilen geçersiz hale geldiğini gösteriyor. Merkez Bankası zaten yıl başında tahmin aralığını yüzde 15–21 bandına yükseltmişti. Piyasalarda ise yıl sonu enflasyonunun yüzde 25 civarında gerçekleşeceği yönünde bir beklenti bulunuyordu. Ancak İran savaşıyla birlikte enerji fiyatlarında yaşanan yükseliş dikkate alındığında, yüzde 25’lik bir enflasyon tahmini bile iyimser kalabilir. Yüksek enflasyonun etkisi özellikle ücretliler ve emekliler üzerinde çok daha ağır hissediliyor. 2026 başında yapılan ücret artışları zaten 2025 enflasyonunu telafi etmekten uzaktı. Yılın ilk iki ayında gerçekleşen fiyat artışları ise bu zamların önemli bölümünü şimdiden eritti.
Büyüme var ama sanayi geriliyor
Geçtiğimiz hafta açıklanan bir diğer önemli veri ise büyüme rakamları oldu. TÜİK verilerine göre Türkiye ekonomisi 2025 yılında yüzde 3,6 büyüyerek 63 trilyon TL büyüklüğe ulaştı. Bu oran Türkiye’nin uzun dönem ortalamasının altında olsa da yüksek faiz politikasının uygulandığı bir dönemde görece güçlü bir büyüme olarak değerlendirilebilir. Ancak büyümenin bileşimine bakıldığında tablo çok daha dikkat çekici. Ekonomide en hızlı büyüyen sektör yine inşaat oldu. Deprem sonrası yeniden yapılanma harcamaları bu artışta önemli rol oynasa da, Türkiye ekonomisinin son yirmi yılda tekrar eden bir eğilimi bir kez daha ortaya çıkıyor: büyümenin giderek daha fazla inşaat ve gayrimenkul üzerinden gerçekleşmesi. Bunun en önemli göstergelerinden biri imalat sanayinin milli gelir içindeki payında yaşanan sert düşüş. Bu oran, Türkiye’yi yeniden 2009–2010 seviyelerine geri götürmüş durumda. Ekonomistler bu durumu “erken sanayisizleşme” olarak tanımlıyor. Sanayinin payının azalması, üretkenlik artışının sınırlanmasına ve ekonominin dış kaynaklara daha bağımlı hale gelmesine yol açabiliyor.
Enerji fiyatları cari dengeyi zorlayabilir
Bölgedeki savaşın Türkiye ekonomisine ilk ve en doğrudan etkisi enerji fiyatları üzerinden ortaya çıkabilir. Türkiye enerji açısından büyük ölçüde ithalata bağımlı bir ülke. Bu nedenle petrol ve doğalgaz fiyatlarında yaşanan her yükseliş cari denge üzerinde doğrudan baskı yaratıyor. Enerji fiyatlarının artması iki kanaldan etkili oluyor: Bu da hem cari açığın genişlemesine hem de enflasyonun hızlanmasına neden oluyor.
Dış finansman bağımlılığı riskleri artırıyor
Sorun yalnızca enerji fiyatlarıyla sınırlı değil. Türkiye ekonomisi aynı zamanda dış finansmana bağımlı bir büyüme modeli üzerine kurulu. Küresel belirsizlik dönemlerinde uluslararası sermaye akımları genellikle gelişmekte olan ekonomilerden çekilme eğilimi gösteriyor. Türkiye’de son dönemde uygulanan ekonomik model ise büyük ölçüde yüksek faizle çekilen kısa vadeli sermaye girişlerine dayanıyor. Bu nedenle küresel risk algısının yükseldiği bir ortamda yaşanabilecek bir “ani duruş” Türkiye ekonomisi için ciddi sonuçlar doğurabilir. Faizlerin yüksek tutulması sermaye girişini sürdürebilir. Ancak bu durum aynı zamanda finansman sorunu yaşayan şirketler için baskıyı artırabilir. Yüksek faiz, zayıf iç talep ve artan maliyetlerin birleşimi birçok şirket açısından zorlayıcı bir ekonomik ortam yaratabilir.
Ticaret ve turizm kanalları da risk altında
Savaşın uzaması halinde Türkiye ekonomisi üzerinde dış ticaret kanallarından da yeni baskılar oluşabilir. Olası riskler arasında şunlar yer alıyor: Bu gelişmeler üretim faaliyetlerini doğrudan etkileyebilir. Benzer bir risk turizm sektörü için de geçerli. Bölgedeki jeopolitik gerilimlerin artması Türkiye’nin en önemli döviz kaynaklarından biri olan turizmde talebin zayıflamasına yol açabilir. Bu da cari açık üzerindeki baskıyı artırabilir.
Kırılgan ekonomi ve olası maliyetler
Enerji fiyatları, dış finansman koşulları, ticaret ve turizm gelirleri üzerinden gelen bu etkilerin tamamı Türkiye ekonomisinin yapısal kırılganlıklarını yeniden gündeme getiriyor. Bu kırılganlıkların başlıcaları: Bu nedenle bölgesel savaşın yaratacağı ekonomik şokların Türkiye üzerinde ne ölçüde etkili olacağı yakından izlenecek. Bu tabloya bir de maliye politikası boyutu ekleniyor. Ekonomik şokların yarattığı maliyetin nasıl paylaşılacağı önemli bir tartışma konusu olabilir. Vergi artışları veya kamu harcamalarında kesintiler yoluyla bu maliyetlerin geniş toplum kesimlerine yansıtılması ihtimali de gündeme gelebilir.
Savaşın iç politik etkileri
Jeopolitik gerilimler yalnızca ekonomik sonuçlar doğurmakla kalmaz; aynı zamanda iç politikada da etkili olabilir. Ekonomik zorlukların arttığı dönemlerde ortaya çıkabilecek toplumsal itirazlar veya grev eğilimleri, savaş ve güvenlik söylemleri altında daha kolay bastırılabilir. Bu nedenle savaş atmosferinin sadece enerji maliyetleri ve ticaret üzerinde değil, aynı zamanda toplumsal ve politik dengeler üzerinde de etkili olabileceği belirtiliyor.
Soner Güneş




































































































